Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

AİHM KARARI - LÜTFİ DEMİRCİ VE DİĞERLERİ
Bu Duyuruyu Yazdırın
Geri Dön

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

 

İKİNCİ DAİRE

 

 

LÜTFİ DEMİRCİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI

 

 

(Başvuru no: 28809/05)

 

 

 

 

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

 

 

STRAZBURG

 

 

2 Mart 2010

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İşbu karar Sözleşme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (28809/05) başvuru numaralı davanın nedeni T.C. vatandaşları ve sırasıyla 1947, 1965, 1980, 1989 ve 1985 doğumlu ve Samsun’da ikamet eden Lütfi Demirci, Fadime Demirci, Döndü Demirci, Sabire Demirci ve Kadir Demirci’nin (başvuranlar) 28 Temmuz 2005 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

 

Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Samsun Barosu avukatlarından C. Balcı tarafından temsil edilmektedir.

 

 

OLAYLAR

 

   İlk iki başvuran 6 Ocak 2003 tarihinde vefat eden Atalay Demirci’nin anne ve babası, diğer başvuranlar kız kardeşi ve erkek kardeşidir.

 

Atalay Demirci, askerlik hizmetine 27 Ağustos 2002 tarihinde Adana’da başlamıştır.

 

Jandarma taburunda askeri eğitime başlamadan önce tüm askerlere uygulanan işlemler kapsamında ilgili şahıs da psikolojik muayene dahil tıbbi bir muayeneden geçirilmiştir.

 

15 Eylül ve 28 Ekim 2002 tarihli raporlara göre ilgili şahıs, çocukken bir polis tarafından dövüldüğünü ve bunun sonucunda kekeme olduğunu, bu olayın etkisinden hiçbir zaman kurtulamadığını ve bu yüzden devamlı uyku bozukluğu yaşadığını anlatmıştır. Komutan ilgili şahıs hakkında düzenlenen raporu «durumunun takip ve kontrol edilmesi gerekir» notunu düşerek imzalamıştır. 

 

27 Kasım 2002 tarihinde, mide ağrısından şikâyetçi olan Atalay Demirci, revir doktoru tarafından muayene edilmiştir.

 

11 Aralık 2002 tarihinde, başkomutan ilgili şahsı taburun tıbbi birimine sevk etmiştir. Orada yine kötü anılarından şikâyetçi olan Atalay Demirci, çok zor şartlar yaşadığını ve askerlik hizmetine başlamadan hemen öncesine kadar iş yerinde uyumak zorunda kaldığını eklemiştir. Doktor kendisini Adana Askeri Hastanesi’nin psikiyatri bölümüne sevk etmiş ve orada muayene eden psikiatr «anksiyete durumu ve parasomni » teşhisi koyarak yedi günlük doktor raporu vermiştir.

 

16 Aralık 2002 tarihinde, tabur komutanı Atalay Demirci’yle karşılıklı konuşmuştur. Bu görüşmeyle ilgili tutanakta şöyle denilmektedir : « İlgili şahıs geçmişte birçok sorun yaşadığını söylüyor. Gerekli talimatlar kendisine verildi. Ona istediği zaman yine gelebileceği hatırlatıldı. Psikolojik destek servisi ve sevk için gerekli emir verildi ».

 

20 Aralık 2002 tarihinde, ilgili şahıs « psikolojik ağırlıklı şikâyeti » sonrasında, tabur doktoru tarafından yeniden Adana Askeri Hastanesi’ne sevk edilmiştir. Psikiyatr kendisine on günlük doktor raporu vermiş ve üç hafta sonra tekrar muayene edilmesi için sevkini talep etmiştir.

 

30 Aralık 2002 tarihinde, tabur komutanı Atalay Demirci’yle bir kez daha konuşmuştur. Bu görüşme çerçevesinde düzenlenen belgede şöyle denilmektedir : « İlgili şahıs psikolojik destek servisi ve askeri hastanede tedavi gördüğünü doğruluyor. Şimdilik hiçbir sorunu olmadığını söylüyor. Ekip komutanına takip ve kontrol edilmesi için emir verildi ».

Belirtilmeyen bir tarihte, Atalay Demirci’ye bir antidepresan ilaç yazılmıştır. Başvuranlar sözkonusu ilacın prospektüsündeki bilgilerin davayla ilgili bölümünü iletmişlerdir, bu bölümde şöyle denilmektedir: « Depresif hastalarda intihar riski nedeniyle ilaç küçük miktarlarda reçete edilmeli veya hastaya verilmelidir ».

 

En son 2 ve 3 Ocak 2003 tarihlerinde merhumun psikolojik destek merkezinde üstleriyle yaptığı görüşmelerle ilgili olarak düzenlenen raporlarda ilgili şahısın kendisini daha iyi hissettiğini söylediği belirtilmiştir.   

 

Dosyada merhum tarafından imzalanan ve içerisinde genel güvenlik ve silahlanmayla ilgili uyulması gerekli yüzlerce emir ve talimatın yar aldığı birçok belge bulunmaktadır. Talimatlardan bazıları şöyledir: « Psikolojik ve ailesel sorunlarım olduğunda ilk önce komutanıma başvurmalıyım», «Eğer param kalmadıysa, önce komutanımdan istemeliyim», «Yaralayıcı cisimlerle oynamamalıyım», «Dolu olmasa bile silahımı asla başkasına karşı çevirmemeliyim», «Silahımın emniyet pimi daima kapalı durumda olmalıdır», «Nöbet sırasında silahımla oynamamalıyım», « Depresif arkadaşlarım varsa komutanıma bildirmeliyim», « Nöbetçi arkadaşım anormal davranışlar sergiliyorsa komutanıma bildirmeliyim», v.s.

 

6 Ocak 2003 tarihinde, nöbet tutarken, Atalay Demirci kendisine teslim edilen tüfeği ateşleyerek intihar etmiştir.

 

Bu olaydan sonra, olay yeri inceleme, otopsi, merhumun ellerinde barut izi araştırması, balistik incelemeler ve parmak izi incelemeleri yapılmış, merhumun yazdığı notlar üzerinde bir grafolojik bilirkişi raporu düzenlenmiş ve birçok tanığın ifadesi alınmıştır. 

 

Jandarma içerisinde de bir soruşturma başlatılmış ve merhumun hiyerarşik üstleri ve arkadaşları sorgulanmıştır. Bu soruşturma kapsamında dinlenen tanık tutanaklarına göre, ilgili şahıs psikolojik sorunları nedeniyle tabur komutanının emriyle dış nöbet diye adlandırılan nöbetlerde değil, kışla içerisindeki nöbetlerde görevlendirilmiştir; silahla ilgili görevlerini yerine getiremeyeceğine dair hiçbir tıbbi rapor bulunmamaktadır ve bizzat kendisi kantinde çalışma teklifini « gerçek askerlik yapmak » istediğini belirterek reddetmiştir; para sıkıntısı bulunmamaktadır; son olarak da tabur içerisinde hakaret veya dövme gibi olaylar vuku bulmamıştır.

 

31 Aralık 2003 tarihinde, intihar ettiği sonucunu çıkaran Adana askeri savcısı delillere dayanarak ve üçüncü şahıslara sorumluluk yükleyecek unsur bulunmadığını belirterek, takipsizlik kararı vermiştir. 

 

11 Şubat 2004 tarihinde, bu karar merhumun babası başvuran Bay Lütfi Demirci’ye tebliğ edilmiştir.

 

13 Ekim 2004 tarihinde, askeri idare mahkemesi bu arada yapılan tam kadro mahkeme oturumu talebini başvuranların yakınının ölümü ile idarenin bir hatası ya da objektif sorumluluğu arasında nedensellik bağı bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiştir.

 

Başvuranlar, askeri yetkililerin genç adamın geçmişteki psikolojik sorunlarını dikkate almaları ve kendisine silah vermemeleri gerektiği yönündeki argümanlarını yineleyerek ve verilen ilacın onu intihara sürüklediğini iddia ederek, askeri idare hukukundaki tek itiraz yolu olan kararın düzeltilmesi talebinde bulunmuşlardır. 2 Şubat 2005 tarihinde, mahkeme bu talebi reddetmiştir.

 

HUKUK

 

Yetkililerin yakınlarını koruyamadığına kanaat getiren başvuranlar, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadır. Özellikle Atalay Demirci’ye verilen ilacın prospektüsündeki bilgilere atıfta bulunan başvuranlar, bu ilacın intihara sürükleyici nitelikte olduğunu ve yakınlarının bu ilaçla yapılan tedavi süresince kontrol altında tutulması gerektiğini iddia etmektedir.

 

Başvuranlar, ayrıca AİHS’nin 6, 8 ve 13. maddelerine atıfta bulunarak, idare mahkemesinin kendi argümanlarını gereği gibi incelemediklerini ve sözkonusu ilaçla ilgili iddialarının doğruluğunu araştırmak üzere bilirkişi raporu istemediklerini ileri sürmektedir.

I.  KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN

Hükümet, başvuranların 31 Aralık 2003 tarihli takipsizlik kararına itiraz etmediklerini gerekçe göstererek AİHM’nin öncelikle başvuruyu kabuledilemez ilan etmesini istemektedir.

 

AİHM, başvuranların askeri idare mahkemesi önünde bir tam kadro mahkeme oturumu başvurusu yaptıklarını gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHM, başvuranların iç hukuk yollarını tükettiği kanaatine varmaktadır. Üstelik başvuranlar iç hukuk yollarının çokluğu dolayısıyla ve bu yolların hepsini kullanamayıp sadece birini seçmek zorunda bırakıldıkları için 31 Aralık 2003 tarihli karara itiraz etmemişlerdir (bakınız, mutatis mutandis, Rusya aleyhine Umayeva davası (karar), no 1200/03, 11 Aralık 2007; yine bakınız Türkiye aleyhine Salman davası [GC], no 21986/93, prg. 83, CEDH 2000-VII ; Türkiye aleyhine Acar davası (karar), no 24940/94, 3 Mayıs 2001 ; ve Türkiye aleyhine Erdoğan davası (karar), no 26337/95, 6 Eylül 2001 ; bir askerin üstünün aşağılayıcı davranışları karşısında intihar ettiği ve  Hükümetin başvuran daha önce ceza davasını başlattığı gerekçesiyle idari hukukta tazminat davası açmadığı ve bu suretle iç hukuk yollarını tüketmediği yönündeki ön itirazının AİHM tarafından reddedildiği Türkiye aleyhine Abdullah Yılmaz davasının koşullarıyla karşılaştırınız, no 21899/02, prg. 47, 17 Haziran 2008,). Dolayısıyla, Hükümetin mevcut davada sunduğu ön itirazın da reddedilmesi uygun olacaktır.

 

AİHM, ayrıca başvurunun AİHS’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını gözlemlemektedir. Bu itibarla, başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.

II.  AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuranlar, esas itibariyle yakınlarının intihar etmesini engelleyebilecek önlemlerin yokluğundan şikâyetçi olmaktadır.

 

Hükümet, başvuranların bu savına karşı çıkmakta ve askerin intiharında yetkililerin hiçbir sorumluluğu olmadığını savunmaktadır.

 

AİHS’nin 2. maddesinin mevcut davayı ilgilendiren bölümü aşağıdaki gibi kaleme alınmıştır:

A.  Genel ilkeler

AİHS’nin 2. maddesinde, Devletlere, bir kimseyi yetkililerin sorumluluğu altında bulunurken üçüncü kişilerin ölümcül eylemlerine (Birleşik Krallık aleyhine Osman davası [GC], 28 Ekim 1998, prg. 115, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998‑VIII) ya da bazı özel koşullarda kendi eylemlerine karşı korumaları amacıyla uygulamaya ilişkin tüm tedbirleri almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklenmektedir (Birleşik Krallık aleyhine Keenan davası, no 27229/95, prg. 89‑93, CEDH 2001‑III). Bu yükümlülük hiç şüphesiz zorunlu askerlik hizmeti için de geçerlidir ve Devletler bu hayati önem taşıyan görevlerini yerine getirirken etkili yasal ve idari bir sistemi uygulamaya koymak durumundadır (İspanya aleyhine Álvarez Ramón davası (karar), no 51192/99, 3 Temmuz 2001 ve Türkiye aleyhine Abdullah Yılmaz davası, no 21899/02, prg. 55-58, 17 Haziran 2008).

 

Bu özel alanda yapılacak düzenleme, risklere uygun kurallara bağlanmalı ve Devlet tarafından ellerine silah verilen vatandaşların bazı faaliyetlerin doğası icabı ya da insan unsuru dolayısıyla askerlik yaptıkları süre içerisinde bulundukları hayati tehlikeye karşı etkili bir şekilde korunmasını sağlayacak ve farklı kademelerde yetkililerin olası hatalı davranışlarını bertaraf edecek uygun tedbirlerin alınmasını gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda, ilgili sağlık kurumlarının da silah altına çağırılan askerlerin korunmasını sağlayacak önlemleri alması gerekmektedir, zira bazı durumlarda silah altındaki askerlerin sağlıklarını ilgilendiren konularda ortaya çıkan eksik ve aksaklıklar askeri tıp kurumlarını AİHS’nin 2. maddesi açısından sorumlu hale getirebilir (Türkiye aleyhine Kılınç ve diğerleri davası, no 40145/98, prg. 40-43, 7 Haziran 2005).

B.  Mevcut davada uygulama

AİHM, öncelikle prospektüste yazılan bilgilerde aslında ilacın hastayı intihara sürüklediği değil, intihar eğilimli depresif hastanın bütün hapları bir anda içerek intihar etmesini engellemek için ilacın küçük miktarlarda verilmesi gerektiği belirtilmekte olduğundan, başvuranların yakınlarına reçete edilen antidepresan ilaçla ilgili iddialarının sonucu değiştirmediğini kaydetmektedir.

 

Daha sonra, yukarıdaki ilkelere atıfta bulunan AİHM, Atalay Demirci’nin askerlik hizmetinin başlangıcından itibaren düzenli olarak tıbbi ve psikolojik açıdan takip edildiğini gözlemlemektedir. İlgili şahısın durumu ayrıca hiyerarşik üstleri tarafından da takip edilmekteydi. Böylelikle kendisi 15 Eylül 2002 ile 3 Ocak 2003 tarihleri arasında onlarca kez muayene edilmiş ve karşılıklı görüşmelere konu olmuştur.

 

AİHM, ayrıca başvuranların yakınlarının psikolojik bozukluğunun askerlik hizmetiyle alakalı olmadığını ve diğer askerler ya da hiyerarşik üstlerinin aşağılayıcı veya değer düşürücü davranışlarına maruz kalmadığını kaydetmektedir (Abdullah Yılmaz davası, ilgili bölüm ile karşılaştırınız). Üstelik, soruşturma sırasında alınan ifadelere bakıldığında, prensip olarak bir asker eğer silah gerektiren görevleri yerine getiremeyecek durumda ise doktorların raporlarında bu durumu belirttikleri anlaşılmaktadır.

 

Oysa mevcut davada ya bu sistem yanlış işledi, ya da davanın bu boyutu pasif kalan yetkililer tarafından gereği gibi incelenmedi. Askeri yetkililer her ne kadar Bay Atalay’ın tıbbi muayene ve takibini sıklaştırarak yakından kontrol altına almış olsalar da, gerekli korumayı sağlayamamışlardır. Dolayısıyla yetkililer, örneğin, yalnızca 2 ve 3 Ocak 2003 tarihlerindeki ifadelerinde kendisini daha iyi hissettiğini söylemesine bakarak ilgili şahsın kantinde çalışma teklifini reddetmesini onun isteğine bırakmamaları gerekirdi. Yetkililer, ilgili şahsa verdikleri psikolojik ve tıbbi takibe paralel olarak silah kullanımıyla alakalı görevlerden muaf tutmaları, hatta onun silahlara ulaşımını engellemeleri gerekirdi. Askerliğin zorunlu olduğu ülkelerde Devlet’in pozitif yükümlülükler ışığında silah taşımayı gerektiren askerlik hizmeti gibi bireylerin hayatlarının tehlikede olduğu durumlarda özel bir itinayla hareket etmesi ve psikolojik rahatsızlıkları bulunan askerler için uygun önlemler ve tedavi öngörmesi gerekmektedir. Mevcut davada, böylesi bir bozukluk askerlik hizmetinin başlangıcında ortaya çıktığına göre Devlet’in askerlik hizmeti sırasında intiharları önlemek amacıyla kurduğu sistem, yetkililerden beklenen makul somut önlemlerin alınmadığı yani ilgili şahısın öldürücü silahlara ulaşımının engellenmediği anlaşılmaktadır (Türkiye aleyhine Ataman davası, no 46252/99, prg. 61, 27 Nisan 2006, karşılaştırınız Türkiye aleyhine Ömer Aydın davası, no 34813/02, prg. 6-32 ve 51-59, 25 Kasım 2008, ve Türkiye aleyhine Salgın davası, no 46748/99, prg. 11-50 ve 79-84, 20 Şubat 2007).

 

Devlet’in Atalay Demirci’yi kendi davranışlarına karşı korumak için uygun önlemlerin alınması yönündeki pozitif yükümlülükleriyle ilgili olarak AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.

III.  DİĞER ŞİKÂYETLER HAKKINDA

AİHS’nin 2. maddesi için bir ihlalin söz konusu olduğunu tespit eden AİHM, diğer şikâyetlerle ilgili olarak mevcut başvuruda ortaya konan temel hukuki sorunu incelediği kanaatine varmaktadır. Davadaki olaylar ve tarafların argümanları göz önüne alındığında AİHM, AİHS’nin 6, 8 ve 13. maddelerine dayalı diğer şikâyetlerin karara bağlanması gerekmediği sonucuna varmaktadır (Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007).

IV.  AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

41. madde bağlamında Bay Lütfi Demirci ve Bayan Fadime Demirci, oğullarının mali desteğini kaybettikleri gerekçesiyle maddi tazminat olarak sırasıyla 6 000 ABD Doları ve 14 000 ABD Doları verilmesini talep etmektedir.

 

Yukarıda adı geçen başvuranlar ayrıca manevi tazminat olarak her biri için 5 000 Amerikan Doları talep etmektedir. Diğer üç başvuran, manevi tazminat olarak her biri için 2 000 ABD Doları talep etmektedir (manevi zarar karşılığı olarak talep edilen bu rakamlar talep tarihi olan 16 Şubat 2009 tarihinde sırasıyla yaklaşık 3 920 Euro ve 1 570 Euro tutarına tekabül etmektedir).

 

Yargılama gider ve masraflarıyla ilgili olarak başvuranlar avukat ücreti olarak 1 000 ABD Doları ve AİHM önünde görülen yargılamayla ilgili olarak yapılan çeşitli harcamalar karşılığında da 500 ABD Doları talep etmektedir.

 

Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.

 

AİHM, iddia edilen zarar ile AİHS’nin ihlali arasında açık bir nedensellik bağı olması gerektiğini ve adil tatminin, gerektiğinde, maddi destek kaybı karşılığında bir tazminat içerebileceğini hatırlatmaktadır (bakınız, Türkiye aleyhine Kavak davası, no 53489/99, prg. 109, 6 Temmuz 2006). Bununla birlikte, mevcut davada, AİHM başvuranların Atalay Demirci’nin vefatına kadar verdiği maddi destekle ilgili herhangi bir kanıt belgesi ya da açıklama sunmadığını gözlemlemektedir. Bu durumda AİHM, maddi tazminat talebini reddetmektedir.

 

Buna karşın AİHM, yetkililerin başvuranların yakınının hayatını koruma yükümlülüklerini yerine getirmek için gerekli önlemleri almadıklarını tespit etmektedir. Bu olay sonrası başvuranlar, hayal kırıklığına uğramış, sıkıntı ve kaygı duymuşlar; dolayısıyla AİHS’nin ihlalinin tespitinin yeterli olamayacağı derecede manevi yıkıntı yaşamışlardır (bakınız, diğerleri arasından, Kavak, ilgili bölüm, prg. 110). Bu itibarla AİHM, manevi tazminat olarak, talep edilen tutarın tamamının başvuranlara ödenmesine hükmetmektedir. 

 

Diğer talepler için AİHM, başvuranların avukat ücretleri ile yargılama gider ve masrafları için herhangi bir kanıt belgesi ya da makbuz sunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, AİHM bu talepleri reddetmektedir.

 

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME,

 

 

1.  Oybirliğiyle, Hükümetin ön itirazının reddine ve başvurunun kabuledilebilir olduğuna;

 

2.  İkiye karşı beş oyla AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;

 

3.  Oybirliğiyle, kalan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;

 

4.  Oybirliğiyle,

 

a)  AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından manevi tazminat olarak;

 

i.  başvuran Lütfi Demirci’ye 3.920  (üç bin dokuz yüz yirmi) Euro ödenmesine,

ii.  başvuran Fadime Demirci’ye 3.920 (üç bin dokuz yüz yirmi) Euro ödenmesine,

iii.  başvuran Döndü Demirci’ye 1 570 (bin beş yüz yetmiş) Euro ödenmesine,

iv.  başvuran Sabire Demirci’ye 1 570 (bin beş yüz yetmiş) Euro ödenmesine,

v.  başvuran Kadir Demirci’ye 1 570 (bin beş yüz yetmiş) Euro ödenmesine,

 

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

 

5. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;

 

KARAR VERMİŞTİR.

 

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 2 Mart 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

Mevcut karar ekinde AİHS’nin 45/2 ve İçtüzüğün 74/2 maddelerine uygun olarak Yargıçlar Ireneu Cabral Barreto ve András Sajó’nun ayrı oy görüşü yer almaktadır.