Başkandan

Değerli Meslektaşlarım,

Türkiye demokrasisi büyük bir sınavdan geçti, geçiyor. Haberini alır almaz, Ankara Barosu olarak toplandık ve duraksamadan “Darbeye Hayır!” dedik. Darbelerin Türkiye’ye verdiği zararı en iyi biz hukukçular biliyoruz. Çünkü darbe, her şeyden önce ‘hukuksuzluk’ demektir. Akabinde kitlesel bir basın açıklaması yaptık:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsız, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olarak mevcudiyetini sürdürmesinde, içte ve dıştaki bedhahlara karşı mücadelede Ankara Barosu, hukuk devleti sınırları içerisinde taraftır. Demokratik rejime karşı yapılan-yapılmaya çalışılan bütün darbe, darbe girişimi, kalkışmalar karşısında hukukun, demokrasinin, ülkemizin bütünlüğünün savunucusuyuz.

Ulusal kurtuluş savaşını vermiş, cumhuriyeti kurmuş bu toprakların insanları, ulusal bütünlüğüne darbe vurmaya kalkışanlar ile iç savaş çıkartmak isteyenlere karşı ülkesini korumaya devam edecek ve her zaman parlamenter demokrasinin savunucusu olacaktır.

15 Temmuz 2016 günü başlayan ve Meclisimizi dahi bombalamaya cüret eden, kendi halkına ateş edecek kadar gözü dönmüş olan kalkışma, devlet içine sızmış ve yuvalanmış kirli yapıların ulaştıkları noktayı açık olarak göstermiştir. Bu kirli yapıların devlet yapısından temizlenmeleri ve bu temizliğin hukuk kuralları içerisinde yapılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için hayati önemdedir.

Ankara Barosu, gözaltılar ile birlikte gerek kollukta gerek savcılık ve sorgu hakimliklerinde Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca Emniyet Müdürlüğü ve Cumhuriyet Savcılıklarından gelen talepler doğrultusunda avukat görevlendirmeleri yapmıştır; yapmaya devam etmektedir.

Meslektaşlarımız ve Baromuz, yasadan kaynaklı görevleri gereği hangi şartlar olursa olsun şüphelilerin ifadesinin hukuka uygun olarak alınması, maddi gerçekliğin soruş- turma dosyasına yansıyabilmesi, herkesin yargı önünde savunulma hakkına kavuşması gerektiği bilinciyle ve Ceza Muhakemeleri Kanunu amir hükümleri doğrultusunda görevlerini ifa etmektedirler

Sorgu ve yargılama süreçlerinin hukuk kurallarına uygun yürütülmesi, suçluların hak ettikleri cezaları iç hukuk ve taraf olduğumuz uluslararası hukuk kurallarına uygun olarak almaları için zorunludur.

Bu kalkışma sürecinde şehit olan vatandaşlarımız, askerlerimiz ve polislerimizin yakınlarına baş sağlığı diler; hukuk devletinin savunucusu olarak yasal görevimizi sürdürdüğümüzü kamuoyunun bilgisine sunarız.”

Bir kez daha vurgulamak isterim: Ankara Barosu, kimden ve ne zaman gelirse gelsin tüm darbelerin karşısındadır. Ve bu topraklar üzerinde yaşanan her sorunun, demokrasi ve hukuk içerisinde çözülmesinden yanadır.

Değerli Meslektaşlarım,

Darbe sonrasında ilan edilen OHAL ve akabinde yayınlanan OHAL Kararnamesi, hukuk devleti ilkelerini göz ardı edebilecek uygulamalara kapı arayabilir niteliktedir. Uluslararası gözlemci kuruluşlardan ve CMK takibi yapan meslektaş- larımızdan gelen bazı şikayetler söz konusudur.

Bu nedenle, güvenlik kuvvetlerimizi hiçbir töhmet altında bırakmaksızın, vurgulamak isterim: İşkence bir insanlık suçudur, biz hukukçular tarafından “iddiası dahi” kabul edilemez. Vatana ihanet suçu işleyen darbeciler dahi olsa, hukuk devleti kuralları içinde soruşturmalar tamamlanmalı ve adil bir yargılama sonunda en ağır cezalara çarptırılmalıdır.

Değerli Meslektaşlarım,

Ankara Barosu olarak, Türkiye demokrasisinin girdiği bu sınavdan başarı ile çıkması, darbecilik Türkiye’de tarihe karışırken parlamenter demokrasimizin güç- lenmesi için üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye çalışıyoruz.

Hükümetimiz, “olağanüstü halin halkımıza değil devlete ilan edildiğini” birden çok kez vurguladı. Bunu ciddiye alıyoruz. Olağanüstü halin halkımızın özgürlüklerini kısıtlayan uygulamalara vesile olmamasını diliyoruz. Elimizden geldiğince yakından izleyeceğiz.

Değerli Meslektaşlarım,

Ankara Barosu yönetimine seçildiğimiz günden bu yana yürüttüğümüz çalış- malardan haberdarsınız. Zorlu bir dönemin yarattığı hukuk gündemlerinin içinden geçtik, geçiyoruz. Avukatların yüksek kürsüsü olan Baroların yaygınlaşan sessizliği yırtan bir ses olarak hukukun üstünlüğünün, temel hak ve özgürlüklerin ve halkın savunucusu olması için elimizden çabayı gösterdik.

Bir hizmet örgütü olarak da çalıştık; asansörleri yenilemekten tutun da mAV-i uygulamasına kadar bir dizi hizmete imza attık. Yargının diğer unsurlarıyla birlikte faaliyet yürüttüğümüz adliye binalarının ayrılmasına karşı geliştirdiğimiz hem mücadeleyi hem de ayrılma kaçınılmaz olduğunda avukatların yaşamını kolaylaş- tırmayı hedefleyen eylem ve çözümleri ürettik. Hem avukatın hakkını savunduk hem de yaşamını kolaylaştırdık.

Değerli Meslektaşlarım,

Görev yaptığımız süre içerisinde şahit olduğumuz olaylar, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde daha önce hiç yaşanmamıştır. 40 yıldır devam eden ve bir çok kez bitme noktasına gelen bölücü terör artık dağdan inmiş, şehirlere, sokaklara, otobüs duraklarına kadar gelmiştir. Türkiye gitgide toplumsal bir paranoya içerisinde 40 yıldır verdiği terör mücadelesinin en zor günlerini yaşamaktadır. Yine görev süremiz içerisinde yasal dayanağı olmaksızın ve hatta yasal bir dayanak arama gereği dahi duyulmadan muhalif tüm bireyler haksız ve kanunsuz tutuklamalar ile gözaltılara hedef olmuş; hapsedilmiş, susturulmuş ve sindirilmiştir.

Hukuk, bir intikam alma aracına dönmüştür

Bu sunu hazırlanırken alçakça bir darbe girişimini halkımızla birlikte püskürttük!

Şu bir gerçek: Türkiye tarihinde olmadığı kadar kutuplaşmış, bilinçli ve planlı bir şekilde ayrıştırılmıştır. Demokratik, laik ve sosyal HUKUK DEVLETİ ülkü- sünde bir araya gelen, farklılıklarını bu amaçta birleştiren ve hedefini muasır medeniyet olarak çizen milletimizin bir araya gelmeye, bir olmaya ihtiyacı olduğu tartışmasızdır.

Darbeciler, bu ihtiyacı kaşıyarak Türkiye demokrasisine kast etmek istemişlerdir.

Değerli Meslektaşlarım,

Bizler görev dönemimiz içerisinde Ankara Barosunda bir bölünmeye ve kamplaşmaya mahal vermedik. Baromuza kayıtlı tüm meslektaşlarımızın ortak hassasiyetlerini savunmaya çabaladık. Adeta engizisyon mahkemelerine dönüşen yargı sisteminin içinde adaletten, hukuktan yana, insan haklarından, temel hak ve özgürlüklerden yana, yani avukatlığın ortak ilkelerinden yana olduk.

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti “Kimsesizlerin Kimsesi” olarak tanımlar. Bizler de Ankara Barosunda bu anlayışla görev yaptık. Barolar, ülkemizin en temel demokratik, özgürlükçü ve kurumsal meslek örgütlerinin başında gelmektedir. Bizler görev süremiz boyunca hem ülkenin demokratikleşmesi ve adaletin her alanda tesisi için mücadele ettik hem de mesleki hakların geliştirilmesi, siyasal iktidarların baskılarına karşı direnilmesi noktasında, çok büyük bir özveri gösterdik.

Değerli Meslektaşlarım,

Görev süremiz boyunca meslektaşlarımızın gerek mesleki faaliyetlerini sürdürürken gerekse adliyede yaşadıkları sorunları aşma konusunda birçok çözümü sizlerle birlikte hayata geçirdik. Bir önceki seçim döneminde söz verdiğimiz pek çok projeyi hayata geçirmiş olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak daha da önemlisi Ankara Barosunu her meslektaşımızın kendisinden bir şey gördüğü, kendisine ait saydığı ve yanında hissettiği bir yapıya kavuşturduk. Baro görevlerinin birer makam değil hizmet aracı olduğunu hiç unutmadık. Meslektaşlarımız arasında hiç bir ayrım gözetmedik.

Değerli Meslektaşlarım,

Yaşadığımız günler bize bu kapsamda tarihi bir sorumluluk yüklemektedir. Bugün bir olmak, birlik olmak zorunluluğu her zamankinden daha fazla hissedilmektedir. Mesleğimizin ve ülkemizin sorunlarının çözümü, ülkede adaletin yeniden tesisi ve yeniden güçlü bir baro ve güçlü avukatlar yaratabilmemiz için farklılıklarımız ile yan yana gelebilmeli, farklılıklarımızdan güç yaratabilmeliyiz.

Değerli Meslektaşlarım,

Yaşadığımız darbe girişimi, bize parlamenter demokrasinin Türkiye demokrasisi açısından önemini gösterdiği gibi, kuvvetler ayrılığının da demokrasimiz için olmazsa olmaz olduğunu hatırlattı. Bu konuda, değerli yargıçlarımıza da önemli bir görev ve sorumluluk düşmektedir. Kuvvetler ayrılığının ortadan kalkmasına hizmet edecek şekilde siyasal iktidara bağımlı değil, egemenliği kullanan bağımsız bir kuvvet olduklarının bilinci ile hareket eden savcı ve yargıç, kişi olarak da demokrasimizin bir güvencesine dönüşür. Kuvvetler ayrılığını Batı icadı sandıklarından olsa gerek asla içselleştiremeyen, Türk Ulusu adına kullandıkları Egemenlik yetkisi içinde karar verdiklerini unutan yargıçlar, elbette yargıçlarımızın ve Yüksek Yargı’nın da çok ama çok küçük bir azınlığıdır.

Değerli Meslektaşlarım,

Yaşadığımız darbe girişiminin bize gösterdiği başka bir gerçek, demokrasinin temel güvencesinin laiklik olduğudur. Vurgulamak isterim, laiklik olmadan demokrasi olmaz!

Darbe girişimi öncesinde, Sayın TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın laiklik ilkesinin anayasadan çıkarılmasını teklif etmesi ile başlayan tartışma, ulusal egemenlik ilkesinin reddine kadar yine Sayın Kahraman tarafından ilkenin Meclis davetiyelerinden çıkarılması sureti ile götürülmüştü. Bunun ne kadar yanlış olduğunu, darbeciler kanıtladılar. Ulusal egemenlik ilkesi ile olan kavganın tarihi bir kavga olduğunu; egemenliğin kaynağını Allah’tan aldığını düşünen bir kısım darbeci ve karşı-darbeci siyasi kadronun ülkeyi temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırıp anayasasızlaştırarak “yüz yıllık parantezi” kapatmaya çalıştığını, açıklıkla görebiliyoruz.

Değerli Meslektaşlarım,

verenler, ayrıca ülkeyi anayasasız kılarak darbeci ideolojiye de bir zemin hazırladılar. Prof. Dr. Kemal Gözler’in “Anayasasızlaştırma” (http://www.anayasa.gen. tr/anayasasizlastirma.htm) makalesi olan biteni hukuk açısından tümüyle ortaya sermektedir. Siz değerli meslektaşlarıma “Anayasasız kılınan toplumlarda ne olur?” diye sormayı, gereksiz sayarım: Bunu daha önce “dizginsiz ve sınırsız iktidar arayışı” olarak ifade ettik. İktidarın tümü değilse de medyada temsil edilen bir eğilimi, her halde iktidarlar zaten dizginsiz ve sınırsız olur diye düşünüyor olacak ki, darbe girişimini püskürten halkın demokratik iradesini de bu yöndeki arayışlara zemin haline dönüştürmeye çalışıyor. Daha açıkça yazalım ve uyaralım o halde; bu arayış, demokratik değildir. Bu arayış, ister askeri ister sivil olsun, demokrasiye karşıdır, bizler demokrasiden yana bu arayışa ise karşıyız

Şunu da hatırlatmak isteriz, laiklik ve ulusal egemenlik, bu Cumhuriyetin temelidir. Ancak sadece Cumhuriyetin değil, Türk kamu hukukunun ve devlet geleneğinin de esasını oluşturur. Türk kamu hukuku, daha modern çağlar öncesinde, adaleti bir lütuf olarak değil bir kanunlaştırma/anayasalaştırma ve kanuna uyma olarak görmüştür. Siyasal İslam’dan ilham alan iktidar çevreleri ve darbeciler Arap geleneklerine uygun olarak adaleti siyasi iktidarın bir lütfu sanabilirler; Türk kamu hukuku geleneğine, Türk töresine göre bu, olsa olsa, ‘zulüm’dür. Bu sunuşu hazırlarken kayıp haberini aldığım ve sizler adına da saygıyla andığım, büyük tarihçimiz Halil İnalcık’ın ifadesiyle Türk kamu hukuku geleneğinde, “Adalet, hükümdarın bir bağışlama fiili değil, törünün doğru ve tarafsız bir şekilde uygulanmasıdır.” Buradaki törü, yasadır

OHAL’in Türk kamu hukukunun bu büyük ilkesini gözeterek, evrensel demokratik değerleri yerle bir etmeksizin, Türk kamu hukuku geleneğine göre adaletle bezenmiş kısa bir geçiş dönemi olmasını temenni ediyorum. OHAL ve AİHS’in askıya alınmış olması, yurttaşların temel ve hak özgürlüklerinin ihlaline dayanak yapılmamalıdır.

Değerli Meslektaşlarım,

Önümüzdeki dönemin geride bıraktığımızdan daha zorlu bir hukuki mücadele dönemi olacağını şimdiden görüyoruz. Yukarıda sözünü ettiğim birlik ve mücadele ortaklığına daha çok ihtiyaç duyacağımız da kesin. Bu bilinçle, bu sayımızı iyice unutulmaya bırakılmış mücadeleci bir meslektaşımızın anısına adadık. Anayasaya aykırılık denetimini soyut norm denetimi başvurusu yoluyla ilk kez başlatan bu kıymetli meslektaşımız, bize Anayasayı savunmanın anlamını da gösteriyor. Anayasayı savunmak demek, temel ve hak özgürlükleri, kuvvetler ayrılığını savunmak, hürriyet mücadelesi vermek demektir.

Bu vesileyle, Av. Niyazi Ağırnaslı şahsında, adını aldığı Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi’yi ve avukatlığını yaptığı Deniz’leri de anmış oluyoruz.

Saygılarımla,

Av. Hakan Canduran

Ankara Barosu Başkanı